Hapiste Sağlık

Hapishanelerdeki hastaların durumları, hakları, ihtiyaçları

Ölüm orucu ne bırakır geride? Radikal’in haberi

İsmail, biz yaşıyor muyuz?

12 Eylül’de 58 cezaevinde başlayan açlık grevi, ölüm orucuna evrilme yolunda 46. gününde. Zaman geçtikçe geriye neler kalıp nelerin kalmadığını 1996’da ölüm orucundan Wernicke Korsakoff hastalığıyla kalkmış Refik – Ömer Ünal, Hüseyin Gündüz, Delil İldan ve ailelerinden dinledik.
İsmail, biz yaşıyor muyuz?</p><p>
Refik-Ömer Ünal iki kardeş. Refik Yürüyemez diyenlere, Öldü diyenlere inat Karl Marx ın da gücüyle gücüyle yürüyor, çalışmaya, okumaya devam ediyor.

30 Kasım’da bir film giriyor gösterime: ‘Simurg’. 80 darbesi sonrası asılmayıp da beslenenlerin başlattığı açlık grevlerinin 1996 ve 2000’de ölüm orucuna kadar giden hikâyesi. O oruçtan, ruhu bedeni harap kalkan altı tutuklu üzerinden bir utanç ve umut hikâyesi.
Yönetmen Ruhi Karadağ 60 hasta arasından belirlediği altı kişi ile o günlerden bugüne uzanıyor. Filmin oyuncularından Türkiye ’de kalanların kapısını çaldık. Diğer üç kişi Çiğdem Kazan Yıldız, Aliekber Akkaya ve Cafer İrfan Gürbüz çünkü, tekrar cezaevine girmesinler diye yurtdışındalar. Ölüm orucu sonrası hastalıkları nedeniyle tahliye edilseler de davalar bitmiyor. Kocaman insanları çocuk edip evlerine hapsettikleri yetmemiş gibi bitmesin istiyorlar çileleri. Sanki hiçbir şey yokmuş gibi, olmamış gibi. Neler olduğunu, artık kendilerinden dinleyelim. Dinleyelim ki görelim, kapımızı yeniden çalan açlığa ses verilmezse neler silinecek insanlıktan…

Marx olmasa yürüyemezdim
Refik, Ömer, Eyüb ve Naci bir yaşam-kültür evinde kalıyorlar. Şimdilik beş arkadaş birbirlerini iyileştiriyorlar. Refik ve Ömer’in kimsesi yok sayılır. Babaları ‘oğlunuz komünist’ emniyetten kaynaklı mahalle baskısına dayanamayıp intihar edince aileyle kesiliyor ilişkileri. Artık ‘dışarda’ olsalar da, ‘tok’ olsalar da kolay olmuyor bu evde açlık grevlerinden konuşmak. 84, 96 ve 2000 ölüm oruçlarına katılmış Naci, “Dışardaki insanın dilinde 45 gün iki kelime. Ama zerre zerre hissederseniz bedeninizde, zerre zerre…” diyor. “Mesela Ömer uyumuyor, neden uyumuyor, Eyüp yemek yemedi, neden yemedi?” diye soruyor Refik. “Mesela Refik’in elleri kanıyor” diyor sonra. Bu aralar ölüm orucunda gördüğü kanayan ellerini görüyormuş yine, otururken arkasına saklıyor. Ardından Ulus Baker’in Spinoza’dan anlattıklarıyla anlatıyor: “İnsanlar kendilerini bellek olarak unutsalar bile beden unutmuyor. Belleğimiz kaslarda. Kaç defa kalkamadı Refik. Sabahları kahvaltı yapamıyor. Örgensel doğası istemiyor.”
Marx’ın ‘Kendi düşüncene karşı nesnel ol’ şiarından hareketle hep üçüncü kişi Refik kendinden bahsederken. Ölüm orucuna başladığında cezaevinin kütüphanesinde Marx’ın, Engels’in kitaplarını ciltliyormuş. “O yüzden kimyasallar yüzünden erken düştü. 38. günde yatağa bağlandı” diyor. 40’lı günlere giderken ışıktan kamaşan gözlerine, büyümüş seslere dayanamayan kulaklarına pamuklar tıkanırken ciltlemekle kalmayıp aklına cilt cilt yazdığı kitapları düşünmüş. Öyle dayanmış. Şimdi hastalığı sildikçe belleğini, inadına devam ediyor. Elinden hiç düşmüyormuş Platon’un ‘Devlet’i. Oturduğumuz masanın tepesinde sallanan kondisyon aletleri de Refik’in bu yaşam inadının işareti. Ki eylem bitip Çapa Nöroloji’ye götürüldüklerinde doktor yürüyemeyeceğini söylemiş. Sedyedeyken düşen koluna bakıp “Bu yaşamaz” demişler. Polisler hastanede “Bunlar kaçar” deyince beşinci katın penceresine parmaklık yaptırmış doktor, “Kaçmazlar” demiş böyle. Yeniden yürüyüşüne dair “Bilimin doğruları mutlak değildir” deyip ekliyor Refik: “Marx olmasa yürüyemezdim. Çalıştığında, emek gücünü harcadığında yapabilirsin. Hepimiz en iyi şekilde kendimizi değiştirmeliyiz. Marx’ın dediği gibi hayat etkinlikten başka nedir ki?”

Refik’e göre yaşadıkları meslek hastalığı. Şöyle bir iş kazası: “Refik ne oldu? 57’den 90 kiloya çıktı. Maddesi farklılaştı düşüncesi değil. “

Ömer, Refik gibi değil. Koltuk değneği 16 yıldır yanında. Ölüm orucundan çıktıktan sonrasını hatırladığı kadarıyla şöyle anlatıyor: “ “Sizin bulunduğunuz yerden kendimi görüyordum. Denize gitmişiz sanırım. Deniz yatağında yatan kendime bakıyordum. Bakırköy’de yattım, psikologlara gittim. Yaşamaktan şüphe ediyordum. 2-3 yıl sonra mı kendime geldim? Doktorlar geldiğinde, sedyede yanımda yatan arkadaşıma dedim: İsmail biz yaşıyor muyuz? Kolundan bir kıl koparıp “Yaşıyoruz” dedi. Çıktıktan sonra Tanrı’ya inanmaya başladım. O da şöyleymiş: 7 yaşından sonra o kadere göre yaşıyormuşsun. Şimdi kaderimi yaşıyorum ama bundan sonra ne olacağını bilmiyorum. Küçükken ettiğim duadan herhalde. Gazi olmak isterdim. İşte böyle gazi oldum. Şimdiden sonra ne olur bilmiyorum. Fizyoterapistlerin verdikleri hareketleri yaptım ama bir gelişme olmadı. Abim gibi iradeci, inatçı değilim. Yıl 2012, bütün hareketlere rağmen yürüyebileceğimi sanmıyorum. Buna bilimsel olarak da inanmıyorum artık. Konuşmak bile zor.”

 

‘Kör olma da gör beni’

Hüseyin Muharrem Gündüz 42 yaşında. İstanbul Üniversitesi ’nde kütüphanecilik okurken, Kurtuluş Gazetesi’nin yazıişleri müdürüyken tutuklandı. 1996’da süresiz ölüm orucu eylemi sonrası şartlı tahliye edildi. 1997’deki kanun değişikliğiyle artık serbest. Lakin evinden çok uzağa gidemiyor hâlâ. Devletin verdiği özürlü kartıyla otobüse binip İdil Kültür Merkezi’ne gidiyor ara sıra. Babası Enver Gündüz “Gitse de artık tanıyan kimse de kalmadı” diyor. Banka emeklisi babası, bir zamanlar TAYAD’la birlikte mücadeleye destek verirken artık yataktan kalkamayan annesiyle bir evde oturuyor Hüseyin. Hayatın uzaklaştığı besbelli bu gri evin çatlak duvarlarında da bir fotoğraf var. Hüseyin’in anneannesinin fotoğrafı. Cumhuriyet Treni Sivas’tan geçerken çekilmiş. “Onlar Cumhuriyet’in gerçek kahramanları, temel taşları” yazılmış yanına, altında bir imza: TRT Çocuk ve Gençlik Vakfı. Çerçevenin sağında şimdi cumhuriyetin gençliğini yediği Hüseyin bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyor. Konuşmuyor. “Oğlumu bıraktılar bizimle uğraştılar o dönem. Her ziyaret sonrası bizi de aldılar” diyor babası. Karşı duvarda asılı, karısının işlediği kırmızı gülün bile hesabını sorduklarını anlatıyor: “Bu gül neden kırmızı, yaprakları neden yeşil?”

“Kolluk kuvvetlerine düşman oldum artık ben. Öyle değildim oysa. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in posterini bile söküp götürdüler. Altında şiiri vardı: ‘Kör olma da gör beni’. İnceleyeceklermiş. İnceleseler böyle mi olurdu?“ diye sorup devam ediyor Enver Amca, başından itibaren olanları anlatıyor: “Hüseyin’i koğuşta bir gördüm, bir burun kalmış. ‘Göründüğü gibi değil, şuuru yerinde’ dediler. Oğlumu öyle görünce bağırdım çağırdım. ‘Kendi kararı’ dediler. Eve geldim pişman oldum. ‘Kararı veren benim oğlum ben nasıl böyle laflar söyledim’ diye. Öfke gelir göz kararır, öfke gider yüz kızarır. Hüseyin’e şükran borçluyum ki bu kararın iki dakikada alınmadığını öğretti. O dönem ‘Gençleri korkutup oruca yatırıyorlar’ diyorlardı. Birini neyle korkutursun? En son ölüm değil mi? Ölüme yatmış birini neyle korkutursun?“
Enver Amca iç çekip susunca, bir köşede art arda sigara içmeye devam eden Hüseyin’e soruyorum: “Nasıl dayandın onca gün?” Bir ezberi tekrarlar gibi “84’te yapılan oruçlardan kalan direniş kitabını okuyarak” deyip ekliyor: “Dışarıdakiler harekete geçmeli. Sendikalar, STK’lar, öğrenciler, işçiler, memurlar. Açlık greviyle kalmamalı. Kazanımlı hakların kaybının farkına varmak…. “

Delil’in sessizliği ne söyler?

Delil İldan 38 yaşında. Bingöl ’den İstanbul’a göç ettikten çok geçmeden, siyasi nedenlerle tutuklandı. Üç ay sonra, mahkemeye dahi çıkmadan girdiği ölüm orucundan Korsakoff hastalığıyla çıktı. 16 yıl sonra evi cezaevi olmuş Delil’e. 1996’da ölüm orucunun ilk günleri çekilmiş incecik, gencecik, güleç fotoğrafının önünde oturan dev bir sessizlik şimdi. Geçmiş çekilmiş, gelecek silinmiş. Susuyor Delil. 16 yıl boyunca yavaş yavaş susmuş. “Doktor ‘zamanla iyileşir’ dedi ama aynı kaldı. Eskiden az da olsa çıkar dolaşırdı, şimdi tembelleşti” diyor annesi. Oğlunu bu hale getiren devletine Allah’tan bela, şu anda açlık grevindeki tutukluların ailelerine sabır diliyor. Ne sorsanız Delil’e, iki elini iki yana açıp gülüyor. Hatırlamıyor. İki gün sonra belki, biz de bulanık olacağız hafızasında. Birlikte sofraya oturduğumuzda bardağı çatalı zar zor tutan elleri Delil’in nelerin delili acaba?

27/10/2012 Haber: BERRİN KARAKAŞberrin.karakas@radikal.com.tr

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1105522&CategoryID=97

Reklamlar

Yorum yazabilirsiniz (kaydolmaya gerek yok)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Sayaç

  • 180,212 ziyaret

Bu siteyi takip etmek, yeni eklenen yazıları e-posta mesajı olarak almak için e-posta adresinizi girin.

İletişim

Bize ulaşmak için:

e-posta: hapistesaglik@gmail.com
twitter: @hapistesaglik

Telefon / Faks: 0212 293 69 82

Adres:
CİSST/TCPS
Katip Mustafa Çelebi Mah. Billurcu Sok. No:5/2
Beyoğlu / İSTANBUL

%d blogcu bunu beğendi: